15 Mayıs 2008 Perşembe

Washington’un İsrail’in Doğuşu Hakkındaki Savaşı





Washington’un İsrail’in Doğuşu Hakkındaki Savaşı
Richard Holbrooke
7 Mayıs 2008

İsrail’in gelecek hafta olacak 60.yıl kutlamalarında İsrail’in 14 Mayıs 1948’deki bağımsızlık deklarasyonuna nasıl cevap verileceği hakkında Washington’da yaşanan zorlu hikaye unutulmamalıdır. O, Başkan Harry Truman’ı saygı gösterdiği devlet sekreteri George C. Marshall ile ciddi bir anlaşmazlığı sürükledi. Yirmi yıl evvel, Clark Cliffford’a anılarını yazarken yardım ettiğimde, tarihi kayıtları ve o dramada yer alanların tümünün görüşmelerini yeniden gözden geçirdim. Çizilen savaş hatları hala yankılanıyor.

İngiltere Filistin’i 14 mayısta terk etmeyi planladı. O zaman, Yahudi Ajansı, Ben Gurion tarafından idare ediliyordu, yeni bir Yahudi devleti ilan edecekti (ve hala isimlendirilmedi). Komşu Arap devletleri savaş ikazında bulundu, ki o zaten başlamıştı, o zaman tam anlamıyla patlayacak bir savaşa girilecekti.

Yahudi Ajansı Filistin’i iki parçaya bölünmesini teklif etti –bir parça Yahudi, bir parça Arap-. Ama Devlet ve Savunma bakanlıkları Filistin’in Birleşmiş Milletler’e dönüşü yönündeki İngiliz planını destekledi. Mart ayında, Truman Chaim Weizmann’a -geleceğin İsrail başkanı- bölünmeyi destekleyeceğine dair özel olarak söz verdi ancak ertesi gün öğrenecekti ki Amerika’nın Birleşmiş Milletler temsilcisi (Filistin’de) Birleşmiş Milletler vasiliği için oy kullanmıştı. Öfkeli Truman ajandasına özel bir not yazdı: “Devlet bakanlığı bugün ayağımın altından halıyı çekti. İlk kez bir şey hakkında gazetelerden okuyarak öğreniyorum! Bu cehennem değil midir? Ben şimdi yalancı ve çifte standartlı biri pozisyonundayım. Hayatımın hiçbir döneminde böyle aşağılık hissetmedim…”

Truman “üçüncü ve dördüncü seviye” Devlet Bakanlığı görevlilerini suçladı –özellikle Birleşmiş Milletler işlerine bakan Dean Rusk’u ve ajansın danışmanı/diplomatı Charles Bohlen’i-. Ama muhalefet gerçekte çok daha dişli bir gruptan gelmişti: “beyaz adamlar”, ki aralarında Marshall, James V. Forrestal, George F. Kennan, Robert Lovett, John J. McCloy, Paul Nitze and Dean Acheson da olduğu, Truman’ın 1940’ların sonlarındaki dış politikalarını aynı anda oluşturan bir gruptu. Truman’ın, “yaşayan en muazzam Amerikalı” olarak kabul edilen Marshall ile ilgili kararı iptali, çok rağbet görmeyen başkan için göz korkutucu bir işti.

Bunun altında konuşulmayan ama bazı politika yapıcıların (ama hepsi değil) parçası olduğu gerçek bir anti-Semitizm yatıyordu. Tanıma karşıtlarının pozisyonu basitti –petrol, sayılar ve tarih-. “Orada 3 milyon Arap bir tarafta ve 600 bin civarında Yahudi diğer tarafta” idi. Savunma Bakanlığı sekreteri Forrestal Clifforda’a, “Niçin gerçeklere katlanmıyorsun ?” dedi.

12 mayısta Truman Oval Ofis’te bu iş hakkında bir karar vermek için bir toplantı düzenledi. Marshall ve onun sınırsız saygı duyduğu görevlisi Robert Lovett tanımayı geciktirmek için bir mesele çıkardı – ‘geciktirme’ gerçekte ‘yadsıma’ anlamına geliyordu. Truman onun genç yardımcısı Clark Clifford’tan derhal tanıma meselesini sunmasını istedi. Clifford bitirdiğinde, Marshall, karakteri olmamasına rağmen, patladı: “ Ben bile bilmiyorum niçin Clifford burada. O bir içişleri danışmanı ve bu bir dış politika meselesi. Politik değerlendirme yapıyor olması Clifford’un burada bulunmasının tek sebebidir.”

Marshall, Clifford’un “Doğrudan bir Başkana daha fevkalade bir tehdit yapan kimseyi asla duymadım” diyeceğini,daha sonra açığa vuracaktı. Alışılmışın dışında çok gizli bir zabıtta Marshall, toplantı sonrası bu tarihi dosyalar için, onun kendi sözleriyle genel olarak kaydettiği gibi, “Ben açık açık söyledim ki eğer Başkan, Bay Clifford’un tavsiyesine uyarsa ve eğer seçimlerde ben oy kullanırsam, ben Başkan’a karşı oy verecektim.”

Bu hayret verici andan sonra toplantı karmaşa ile bitti. Sonraki iki gün içinde Clifford Marshall’a ‘tanıma’yı kabul ettirmenin yollarını aradı. Lovett, hala tanımaya karşı olsa da sonunda isteksizce eğer Truman yaparsa sessiz kalmayı söyledi. Tel Aviv’de gece yarısını birkaç saat geçmesiyle, Clifford Yahudi Ajansı’na yeni devletin doğrudan tanınma isteğini söyledi ki onun hala bir ismi yoktu. Truman tanımayı 14 mayıs’ta saat akşam altıyı onbir geçe, Ben Gurion’un Tel Aviv’deki bağımsızlık deklarasyonundan 11 dakika sonra, ilan etti. Bu öylesine hızlı olmuştu ki resmi tanımadaki “Yahudi Devleti” ibaresi çiziliyor onun yerini Clifford’un elyazısı ile ‘İsrail Devleti” alıyordu. Böylelikle Amerika Birleşik Devletleri Truman ve Clifford’un istediği gibi İsrail’i tanıyan ilk devlet oluyordu. Oval Ofis’teki meydan okuyuşun sırrı yıllarca saklandı ve iç ve dış politika arasındaki kriz güçbela atlatıldı.

Clifford bana ve diğerlerine, sayısız tartışmada, sonraki 40 yıldaki politikaların onun pozisyonundan kaynaklanmadığı üzerine ısrar etti –ahlaki göreviydi-. Amerikan Yahudi topluluğu içinde keskin bölünmeler not edilir – The Post ve New York Times editörleri dahil,Yahudiler arasında azımsanmayacak sayıda anti-Siyonist gruplar oluştu.- Clifford Truman’a, Truman’ın 1947’deki meşhur başkanlık seçimi kampanyasında “liberal politikaya ve ekonomik politikalara sadakate devam”ın, Yahudi desteği için anahtar olduğunu söylemişti.

Ama bugüne kadar, birçok kişi inanır ki, Marshall ve Lovett işlerinde doğruydular ve iç politikacılar Truman’ın kararının gerçek sebebiydi. Onlar İsrail’in hiçbir şey, ancak Amerika için bela olduğunu ileri sürerler.

Bence bu isabetsiz bir görüş. Washington tanısa da tanımasa da İsrail var olmaya doğru gidiyordu. Ama Amerika’nın ilk baştaki desteği olmadan İsrail’in yaşaması büyük bir risk altında olacaktı. Avrupa Yahudiliği İkinci Dünya Savaşı’ndan acılarla çıkmamış olsaydı bile bu Amerika Birleşik Devletleri için terk edilmesi düşünülemez bir işti. Truman’ın kararı, dış politikacıların çoğunun muhalefetine ve bugüne kadar devam eden karmaşık sonuçlarına rağmen doğru olandı. O bütün Amerikalıların kararıdır, kabul edilmeli ve saygı duyulmalıdır.

Richard Holbrooke aylık The Post için yazıyor. He Clark Clifford’un “Counsel to the President: A Memoir”’ini birlikte yazmıştı.

http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/content/article/2008/05/06/AR2008050602447.html?hpid=opinionsbox1

8 Nisan 2008 Salı

ARNAVUTLAR “HİLAL” YÖNETİMİNİ İSTİYOR “HAÇ” DEĞİL

Aşağıdaki metin İngiliz Dışişleri Bakanlığının 1913 kataloglarından alınmıştır.
F.O. Dokümanı
(1066 – 8 Ocak 1914) 339, 340, 341, 342.sayfalar
Manastır, 11 Aralık 1913, İngiltere temsilcisinin raporu
C. A. GREIG

Manastır’da, hala, Korça’ya dönüş vaktimizi bekliyoruz. Ama bu belirsiz bir vakit. Size sıklıkla yazmak istedim ancak temel işler beni alıkoymadı. Bunun yanında, bu geçtiğimiz yıl gözlerimin neleri fark ettiğini (şahit olduğunu) açıklamaya cesaret edemedim.

O, Türk ordusunun Manastır’da yenildikten sonra Korça’ya girdiği yıldır. Onların ölecek kadar aç olmalarına rağmen ancak para ile yiyecek satın almaları, hiçbir şeyi zorla almamaları bizi ne şaşırtmıştı.

Korça halkı onlara açlıklarını giderebilecekleri kadar verdi. Çoğu yiyecek bulamıyor, otlar ve köklerle besleniyordu. Böylesine büyük bir açlıkla bir ordunun düzenini koruması asla beklenecek bir şey değildi. Türk askeri yetkilileri kamu binalarına yerleştiler ve onları kullandılar. Özel mülkiyet tümüyle saygı görüyordu. Havanın çok kötü olmasına rağmen onlar köpekler gibi açık havada uyudular. Kayalıklar onların tek sığınağı ve batak toprak onların şiltesiydi. Hepsi geleceğin ne getireceğini bilme endişesindeydi. Farklı söylentiler yayılıyordu ama dış dünya ile bağlantı olmadığı için onları kontrol edemezdik. Korça halkı özgürleşmeyi umuyordu. Ama kimden?

Bir gece beklenmedik bir şekilde, beş altı saat sonra biten, tüfek atışlarıyla uyandık. Biz, Korça’nın yakınlarında bir yerde savaş olduğunu düşündük. Türk ordusunun kumandanı Cavit Paşa şehrin dışında üslenmişti ve az sayıdaki asker orayı korumak için ayrılıp çağa uygun donatılmış Yunan ordusuyla cesurca savaşmıştı. Orada genç bir Müslüman Arnavut’un trajik olayı da vardı ki o, Korça’nın iki saat kadar kuzeyindeki Plassa köyündeki bir minareden tüm cephanesi bitene kadar kahramanca savaştı. Yakalandıktan sonra tutuklamak yerine onun bedenini parçalıyor ve köpeklere atıyorlardı. Sonra tüm Plassa köyü yakılıp yıkıldı. Bu, Hıristiyan milletinin 20.yüzyılda ne yapabileceğini gösteriyordu.

Aynı gece Korça’nın küçük bir köyü olan Dishnica’nın Müslüman kadınları yanlarına çocuklarını ve yaşlı insanları alarak evlerinden çıkıp yalınayak, panik içinde bizim şehrimize kaçtılar. Onlar, onların komşuları olan ve Yunanlılar tarafından ele geçirilip anlatılmaz zulümler yapılan yakın köylerle aynı kadere gittiklerini biliyorlardı. Onların evleri yağmalanıyor, birçoğu yakılıyor ve kalanı yıkılıyordu.

Saatler boyu Arnavutlar, zavallıca şehre geldiler. Daha evvel hiç tanık olmadığım üzücü bir tabloydu. Hiç kimse halin gerçekliğini bunu görmeksizin hayal edemez.

İşgalcilerin orduları şehre girdiğinde haçlı bayraklarını barış ve mutluluk getireceğini uman Korça halkı tarafından karşılanıyordu. Ama olaylar çok yakın zamanda gösterdi ki onların bayrakları umduklarını değil bunun yerine, özellikle Müslüman Arnavut halka, zulümler ve yıkımlar getirdi.

Yağma malları, bizimle ilgili ordu tarafından yakılıp yıkılan birçok köyden getiriliyordu. Türk ordusunun kaldığı sürece özel mülke olan barış ve saygı işgalciler tarafından kaldırılıyordu. Onların yaptığı ilk şey Arnavut propagandası ve vatan haini olarak adlandırılan Arnavut unsuru yok etmekti. Onlar, Yunan olduğunu söylemeyen Arnavutları tutuklayıp öldürmeye ve sürgün etmeye başladılar.

Kamu binaları onları almaya yetmediği gibi isteyip istemediğine bakmaksızın özel evlere girdiler. Onlar, yapabildikleri her yerde hırsızlık yapıyorlardı. Ve bir Müslüman Arnavut hırsızlığa uğramaksızın oradan ayrılamıyordu. Daha sonra ordu yönetim emirleri açıkladı ki tüm halk Rumca konuşmalıydı. Çünkü, “Korça tamamıyla bir Helen şehriydi” ve tüm çaba bunu Avrupa’ya ispatlamaktı. Öyle ki, onlar sadece Büyük Güçler’e değil kendilerine de yalan söylediklerini biliyorlardı.

Süngü zoruyla kalabalık mitingler yapılıyor ve silahların gölgesinde, Londra’ya gönderilmek üzere imza toplanıyordu ki, böylelikle Arnavutluk’un eğitim ve politika merkezi Korça’nın Helen şehri olduğu ispatlansın.

Kalem, bizim zavallı halkımız arasında da yaygın olan, bu büyük acıyı ve hoşnutsuzluğu asla tasvir edemez. Bizim için tehlikeli vakit Mr. Kenedy (O bir Amerikan misyoneridir ve Arnavut Okulu ile ilişkili olduğu için 24 saat içinde sınır dışı ediliyordu) ülkeden sınır dışı edildikten hemen sonra Easter Eve’deydi (Arnavut okulu). Düzenli ordular bizim okul binamızı çevrelediğinde bu bizim için büyük bir sürprizdi. Bu üç gün sürdü ve tüm arkadaşlarımız bizi canlı canlı yakmak istediklerine dair yayılan dedikodular sebebiyle bunu büyük bir endişe ile izlediler.

Yukarıda anlattığım olaylar aşağıda asla yazamayacağım acılarla kıyaslandığında ehemmiyetsizdir. Kendisini Hıristiyan olarak isimlendiren dünya böyle bir barbarlık ve açgözlülüğün kendi kardeşlerinden sadır olmasından dolayı şaşırmak zorundadır. Biz Türklerden ne beklediysek ‘Hıristiyanlar’dan fazlasıyla bulduk. Uzun yıllardır mücadele ettiğimiz özgürlük ve barış yerine (Arnavut okulu Türk hükümetinden 20 yıldır büyük muhalefet görüyordu) onlar, sınırsız arzular ve acılarla ki, bizim işgal ettiğimiz yerler için büyük bir felakettir, kendi “medeniyet”lerinin bütün alçaltıcı unsurlarını getirdiler.

Evet, Müttefikler bizim milletimizin yıkımı ve zararı için savaştılar ve ben açık gerçeği söylediğimde o, şaşırtıcıdır: Şu an Sırp ve Yunan bayrakları altında olanlar Hilal yönetimini istiyorlar, Haç değil.

İngilizceden tercüme eden Gürkan Biçen

Arşiv belgesini gün ışığına çıkaran tarihçi Olsi Jazexhı’ya teşekkürler.

7 Nisan 2008 Pazartesi

KOSOVA'NIN ŞEREFİNE

Uri Avnery
http://www.middle-east-online.com/english/?id=24500

Bir Sırp otoyolda ters yönde araç kullanıyor ve radyodan müzik dinliyordu. Aniden program bir ikaz anonsu ile kesildi: “Dikkat! Çılgın bir sürücü otoyolda ters yönde ilerliyor!”

“Sadece biri mi?” dedi Sırp, “Hepsi!”

Bir Sırp arkadaş bana bu fıkrayı anlattığında, “Vay be!” dedim. “Ne kadar da bize benziyorlar”

Sırplar ne kadar İsraillilerden farklı olsa da görünüyor ki bir çok ortak noktaya sahibiz. Her iki halk da inanıyor ki, “Tüm dünya bize karşıdır” Her ikisi de, başkaları aksini söylese de, tamamen kendilerinin kesinlikle doğru olduklarını zannediyorlar.


İsrailliler gibi Sırplar da geçmişlerinin esiridirler. Bizim gibi onlar için de tarih bugünden daha önemlidir. Gelecek geçmişin misafiridir.

Yüzyıllar evvel Sırplar Kosova’da yaşadı. Onlara göre yerin bu bölümü halklarının beşiğiydi. Haziran 1389’da onların tarihini tanımlayan olay yaşandı: Osmanlı Türklerine karşı büyük savaş. Gerçek şu ki, Sırplar kesinlikle hafızadan çıkmaz şekilde yeniliyordu. Daha sonra Arnavut halkının ülkede kök salması onlar için problem değildir. Onların gözünde, yüzyıllardan beri Kosova’da yaşayan bu halk “yabancı”dır. Ülke “büyük babalarının vatanı” ve “Dinimiz, Doğu Ortodoksluğu, böyle söylediği için bize aittir”. Bu laf size biraz tanıdık gelmedi mi?

2.Dünya Savaşı’nda Sırplar ile Yahudiler arasında bir yakınlık hissi vardı. Kalplerimiz öyleydi, elbette, cesur partizanlarla. Tito’nun kurtarılmış bölgelerine ulaşmayı başaran Yahudiler Holokost’tan kurtuluyordu. Sırplar ve Yahudiler Hırvatların toplama kamplarında birlikte öldürülüyorlardı. Öyle ki, SS subayları bile orayı ziyaret ettiğinde dehşete düşüyorlardı.

Tito’nun ölümü ve onun rejiminin çöküşü bu yakınlık hissine son verdi. Tersine bizim sağcılarımız Slobodan Milosevic’e aşık oldu. Ariel Sharon onu alenen destekledi. Belki o mağduriyet ve merhametsiz gaddarlık hissinin uyuşmasından hoşlandı.

Tüm bunlar birçok İsraillinin Kosova’nın bağımsızlık deklarasyonuna karşı karışık hislerini açıklar. (Kosovalılar kendilerini ülkelerinin adı ile çağırıyor / isimlendiriyor)

Korkarım ki bu meselede benim düşüncem diğer birçok İsrailliden farklıdır. Benim kalbim bu hafta Prishtina’nın caddelerinde eğlenen ve dans eden Kosovalı kalabalıklar ile birlikteydi.

Onlar bana, yaklaşık 60 yıl evvel, Birleş Milletler Genel Konseyi bir Yahudi devletinin kurulmasına karar verdiğinde Tel-Aviv’in sokaklarındaki kalabalıkların kutlamalarını hatırlattı. (BM bir Filistin – Arap devleti kurulmasına da karar vermişti ama bu hemen hemen unutuldu.)

Bu hafta tüm dünyada insanlar bu meseleyi tartışıyordu: Kosovalılar kendi devletlerine sahip olma hakkına sahip midir yoksa değil midir? Uluslararası hukuk analiz ediliyor, müspet örnekler inceleniyor, yanında veya karşısında yükselen deliller öğreniliyordu.

Bu bana ilgisiz görünüyor. Ne zaman bir halk bir millet olduğuna karar verirse, bir millet gibi davranır ve bir millet gibi mücadele eder, böylece, o bir millettir ve kendi milli devletini kurma hakkına sahiptir.

(Bunu daha evvel Golda Meir’e Knesset’te söylemiştim. O, her zamanki gibi, Filistin halkının varlığını yalanlamış ve o meşhur sözünü tekrarlamıştı: “Orada bunun gibi bir şey yok” Ben onu, Sayın Başbakan, belki siz haklısınız ve Filistinliler bir millet olduklarına inandıklarında tamamıyla yanılıyorlar. Ama ne zaman milyonlarca insan bir millet gibi davranıp bir millet gibi mücadele edip de yanlışlıkla bir millet olduklarına inanabilir ki? Öyleyse onlar bir millettir.)

Bu sadece iddiaların sınanmasıdır. Ve Kosovalılar bu testi geçti. Bu yüzden, bir Kosova milleti vardır ve bir devlete sahip olma hakkı vardır. Çok yaşa Kosova Cumhuriyeti!

Bağımsız Kosova Cumhuriyeti’nin ebesi soykırımcı Milosevic’tir. O, etnik temizliği başarmaya karar verdiğinde ve milyonlarca Kosovalıyı ülkelerinden kovduğunda Sırbistan’ın Kosova’yı yönetme hakkına bir son verdi. O, Thomas Jefferson’un Amerikan Bağımsızlık Deklarasyonu’nda “insanlığın düşüncelerine yeterli saygı”yı ileri sürdüğünde nasıl haklı olduğunu tekrar ispatladı.

Milosevic, aşığı Sharon gibi, insan düşüncesine hürmetsizdi. Onların ikisi de, Stalin’in saygısızca “Papa ne kadar bölgeye sahip?” diye sorduğundaki gibi, yanlıştaydılar. Kosova Cumhuriyeti’nin kurulması Milosevic için bir cezadır. İsrail’in kurulmasının Adolf Hitler’e karşı bir rövanş olması gibi (Onun bedelini Filistinliler ödemiş olsa bile).

İnsanlık vicdanı bu büyük sürgün sebebiyle yaralanıyordu ve bu sefer o, ordulara – en azından hava kuvvetlerine- sahipti. Amerikan hava kuvvetleri Sırbistan’ı bombaladı ve Milosevic’i bu nefret verici operasyonu sonlandırmaya zorladı. Kosovalılar evlerine döndüler ve bağımsızlık sadece bir zaman meselesiydi.

(Birçok arkadaşım ben bombalamayı desteklediğimde şok oldu. Onların zihninde Nato veya Amerikalıların yaptığı her şey kötüydü. Ben onlara soykırıma karşı hassas olduğumu söyledim. Soykırımı tanrı bile emretse [İncil’e göre Amelikalılara, Canaantinlere ve Estler’in zamanındaki Farslılara yapıldı.] ben buna karşıyım. Ben bunun için şeytanın yanında yer almaya hazırım.)

Kosova dersinin bölümleri basittir: İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana hiç kimse artık dünyanın vicdanını uyandırmadan / bunu durdurmak için harekete geçirmeden soykırım yapamaz. Bazen bu geç olur, acı verecek kadar geç, ama sonunda seçilen kurban ayakları üzerinde duracak.

İsrail Kosovalıların bağımsızlığını tanımalı mı?

Bu hafta televizyonda Knesset üyesi aşırı sağcı Arieh Eldad ile bir röportaj izledim. Bir an için panikledim: O, Kosova’nın bağımsızlığını destekliyormuş gibi göründü. Ama onun sonraki cümlesi beni rahatlattı. O tanımayı kuvvetlice yadsıdı.

Nereye varırız, diye ileri sürdü. Eğer Kosova bölgesi Sırbistan devletinden ayrılırsa Celile’yi İsrail devletinden ayrılmaktan alıkoyacak nedir? Celile halkının büyük çoğunluğu Arap’tır ve onlar yarın bir Arap – Celile devleti kurmak isteyeceklerdir. Eğer Kosovalılara bunu yapmalarında izin verildiyse niçin İsrail’in içindeki Filistinlilere verilmeyecek ?

Paralellik, tabii ki, saçmadır. Her şeyden evvel Celile’deki Arap vatandaşlar ayrılık rüyası görmediği için. Tersine onlar İsrail’e entegre olmayı ister. Delil: Eldad’ın aşırı sağcı arkadaşı Avidgor Liberman Arapların çoğunluk olduğu bölgelerde serbestliği teklif ettiğinde hiçbir Arap vatandaşı bu fikri desteklemedi. Aksine onlar İsrail vatandaşı olarak kalmak istediler ama eşit haklarla.

Öyleyse kim Kosovalılarla kıyas edilebilir – İsrailliler veya Filistinliler- ? Bu, bakış açısıyla ilgilidir. İsrailliler diyebilir ki, Kosova İsrail’e benzer. O bağımsızlığını yasadışı ilan etti, bizim 1948’de yaptığımız gibi. Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinliler Kosova’ya benzeyenin kendileri olduğunu ve kendi bağımsızlıklarını ilan etme haklarının olduğunu ileri sürebilirler. Vakıa, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün liderlerinden biri, Yaser Abed-Rabbo, zaten bunu söyledi. Yine de, her iki karşılaştırma da yanlıştır. Ne İsrail ne de Filistin gerçekten Kosova’ya benzer.

Ama daha genel bir soru doğar: Ne zaman bir ulusal azınlık ayrılma ve kendi ulusal devletini kurma hakkına sahip olur? Eğer Kosovalılar bu hakka sahipse niçin İspanya’daki Basklar, Fransa’daki Korsikalılar, Çin’deki Tibetliler, Srilanka’daki Tamiller, Türkiye, Irak, İran ve Suriye’deki Kürtler, Kenya’daki Luolar, Sudan’daki Darfurlular sahip değil?

Bu, politik bilim uzmanlarını en iyi ayıran konudur. Gerçek kendi diline sahiptir. Hiçbir örnek bir diğeri ile aynı değildir. Buna kimin sahip olduğunu kimin olmadığını gösterecek standartları yerleştirmeye yönelik karar için uluslararası bir heyet yoktur. Problem pratikte kararlaştırılır: Ne zaman belirli bir halk bağımsızlığı hiçbir bedel ödemeksizin başarmaya zorlanıyor ve ne zaman o, bağımsızlığı için savaşmaya ve kurban vermeye hazırdır ki, onlar bağımsız olma hakkına sahiptir.

Azınlığın başarısı çoğunluğun tavrıyla da ilgilidir. Bir millet ki, içindeki ulusal azınlıkların saygınlığına bir anlaşma yeteceğini bilir ve onları devletin bütünlüğünde tutmak için gerçek eşitlikle donatır. Kanada ve Belçika gibi devletler bunu anladı ve devletlerinin bölünmesini engelledi. Ama ne zaman baskın halk azınlığa yanlış yaklaşırsa – Sırpların Kosova’da yaptığı ve Rusların Çeçenistan’da yapıyor olduğu gibi- onlar bağımsızlığı kuvvet yoluyla başarmaya yönelirler.

O, İsrail’i ziyaret ettiği ve Almanca konuşan dört İsrailliyi özel bir akşam yemeğine davet ettiği zaman, sonra Alman şansölyesi olan, Helmut Kohl ile yaptığım bir sohbeti hatırlıyorum.

İri başbakan onun azıcık yemeğini yiyorken (ve porsiyonların küçüklüğünün onun zayıflamasına hiçbir etkisinin olmadığını protesto ediyorken) biz Bosna Hersek’te yaşananlar hakkında tartışmıştık. Sonra uluslararası dikkatin konusu oldu. Ben görüşümü açıkladım ve ülkenin Bosnalı Sırplar ile Müslüman Boşnaklar arasında bölünmesinden başka bir alternatifin olmadığını söyledim. Hiç kimsenin iki halkın birbirine karşı olmadan yaşamasını sağlayamayacağını söyledim.

“Yeni devletler kuramayız” dedi Kohl, sert bir resmiyetle. “Avrupa’daki sınırlar değiştirilemez” Eğer buna başlarsak sonu gelmez. Alman – Leh veya Alman – Çek sınırları hakkında ne yapağız?

Ben, tüm samimiyetimle, bu düşünce yolunun yanlış olduğunu söylemek istedim. Ama kendimi tuttum. Her şeyden öte, o bir hükümetin başıydı ve bense sadece basit bir barış eylemcisiydim. Ancak, daha sonra, Bosna’yı ziyaret ettiğimde düşüncem daha da kuvvetlendi. Teoride, Bosna “birlik” olarak kalmalıydı ama pratikte orada birbirlerinin varlığından nefret eden iki devlet vardı. Bu haliyle onlar arasında bir ilişki kurmak çok zordur. Pratikte orada iki tane devlet var, resmiyette sadece bir tane olsa bile.

Şimdi Almanya Avrupa’nın sınırlarının değişikliği sürecini kendisi yayıyor. Yeni Kosova’yı tanıyarak.

Yugoslavya dağıldı ve şimdi Sırbistan dağıldı. Kanada’nın ve Belçika’nın birliği kolaylıkla bozulabilir. Kenya kabileler arasında bölünüyor. Dünyadaki birçok yerde azınlıklar kendi milli devletlerinin rüyasını görüyor.

Kolay görülen bir paradoks. Küçük bir devlet, orta ölçekte olsa bile, küreselleşmeye doğru ilerleyen dünyada gerçek bir bağımsızlık elde edemez. Almanya ve Fransa gibi devletler yaşamlarını sürdürebilmek için Avrupa Birliği gibi bölgesel süper devletler olmaya zorlanıyorlar. Fransız ekonomisi ve Alman ordusu Paris ve Berlin’den çok Brüksel’in konusudur. Öyleyse daha küçük devletler yaratmayı anlaşılır kılan nedir?

Cevap milliyetçiliğin gücünü yalanlar. Zira o yükselmiyor tersine zayıflıyor. Bir veya iki yüzyıl evvel Korsika kendini savunamazdı. Güvende olmak için Fransız krallığının bir parçası olmak zorundaydı. Bask anayurdu bağımsız bir ekonomiyi sağlayamazdı ve İspanya gibi daha büyük bir ekonominin parçası olmayı ihtiyaç hissederdi. Ama bugün, kararlar Brüksel’de alınıyorken niçin Korsikalılar ve Basklılar kendi devletlerine sahip değiller ve Avrupa Birliği üyeliğinden ayrılmıyorlar.

Bu tüm dünyadaki vakıadır. Ayrı devletler yeni devletlerin içinde birleşmezler ama tersine varolan devletler milli parçalara ayrılırlar. İsrail ile Filistin’in yarın bir devlet içinde bir birlik olacağına her kim inanıyorsa o gerçek dünyada yaşamıyordur. “İki halk için iki devlet” sloganı bugün her zamankinden daha çok geçerlidir.

Öyleyse İsrail, kendisinin 60.yılı yaklaşırken, Kosova Cumhuriyeti’ni tanıma ve ona iyi dilekler sunmalıdır.


İngilizce’den tercüme eden Gürkan Biçen

6 Mart 2008 Perşembe

KOSOVA SIRBİSTAN MIDIR? BİR TARİHÇİYE SORALIM


Pazar günü Brüksel’de kızgın Sırp göstericilerin salladığı “Kosova Sırbistan’dır”, “Bir tarihçiye sor” şeklinde, başarı ihtimali olmayan pankartlar okundu. Bu, tarihçiler için pohpohlanmaya tercih edilir: Biz sıklıkla hüküm vermek istemeyiz. (Meseleyi) çözmez, yine de, aşağıdakiler, tarihçiler bugünün sonsuz sınıflandırmalarını kullanmadığından asgari değil, herhangi bir tarihçinin kabul edecekleridir.
Tarih, Sırplar için, 7.yüzyılın başlarında onlar Balkanlara yerleştiğinde başladı. Onların güç merkezi Kosova’nın dışındaydı ki, onlar burayı 13.yüzyılın başlarında tamamıyla ele geçirdiler. Bu yüzden Kosova’nın Sırpların “beşiği” olduğu iddiası doğru değildir.
Onların Kosova’yı sonunda Osmanlı’nın hâkim olduğu 15.yüzyılın ortalarına kadar 250 yıl kadar yönettikleri doğrudur. Kiliseler ve manastırlar o dönemden kaldılar ama Ortaçağ Sırp devleti ile bugünün Sırbistan’ı arasında Bizans İmparatorluğu ile Yunanistan arasındakinden daha fazla bir süreklilik olmadı.
Kosova, Sırp kuvvetleri tarafından ele geçirildiği 1912 yılına kadar Osmanlı bölgesi olarak kaldı. Sırplar “özgürleşti” demek isteyecekler, ama onların kendi tahminleri dahi Ortodoks Sırp nüfusunu %25’ten aşağı koymaktadır. Nüfusun çoğunluğu Arnavut’tu ve Sırp yönetimine hoş geldin demediler. Öyle ki, (bu anlamıyla) “ele geçirildi” doğru kelime görünüyor.
Ama yasal olarak, Kosova 1912’deki Sırp krallığına dâhil değildi. O, 1918 sonrasına kadar işgal edilmiş bölge olarak kaldı. Ve sonunda o, Sırbistan devletine değil ama Yugoslavya’ya dâhil edildi. Ve büyük bir kesintiyle (İkinci Dünya Savaşı) 2006 Haziran’ına kadar Yugoslavya’nın bir tür parçası olarak kaldı.
Eski federal Yugoslavya’nın Milosevic tarafından yıkılmasına kadar Kosova ikili bir statüye sahipti. O, Sırbistan’ın bir parçası olarak anılıyordu ama yine o, federasyonun bir parçası olarak da anılıyordu. Tüm anlamlarıyla, sonraki anlayış hâkimdir: Kosova kendi parlamentosuna ve hükümetine sahipti ve federal seviyede Sırbistan ile yan yana temsil ediliyordu. Gerçek öyleydi, federal sistemin sekiz parçasından biriydi.
Neredeyse tüm diğer parçalar şimdi bağımsız devletler oldu. Tarihi olarak, Kosova’nın bağımsızlığı ancak bu işleyişi tamamlar. Bu nedenle, Kosova bir Eski Yugoslavya devleti oldu. Bir tarihçi olarak size bunu söyleyebilirim.
Noel Malcom All Souls College, Oxford’da kıdemli araştırmacı ve Kosova: Bir Kısa Tarih, kitabının yazarıdır.
http://www.guardian.co.uk/world/2008/feb/26/kosovo.serbia

25 Ekim 2007 Perşembe

* İsmail Kadare’nin Filmi Osmanlı İmparatorluğu’nun Arnavutluk’taki Hatırasına Saldırıyor.


Olsi Jazexhı



Geçen hafta boyunca Makedonya’nın başkenti Üsküp’te Arnavut yapımcı Fatmir Koci İsmail Kadare’nin “Aksi Yıl” romanından uyarlanan yeni filmi “Kuyrukluyıldız Zamanı”nın son sahnelerini çekiyordu

Fransız şirketi Cine – Sud Promotion tarafından yapılan ve Lara Enterprises Company tarafından desteklenen bu film Arnavutluk Müslümanları arasında öfkeye sebep oluyor. İsmail Kadare’nin “Aksi Yıl” romanı Arnavutluk’un 1914 olayları aleyhinde yazılmış bir kurgudur. Bu dönemde Arnavutluk Müslümanları Uluslararası Kontrol Komitesine ve Arnavutluk’u bir Hıristiyan kolonisine çevirmek ve yine Arnavutluk’a bir Hıristiyan kral empoze etmek isteyen batılı güçlerin planlarına karşı isyan etmişti.

Orta Arnavutluk Müslümanları Hacı Kamil, Tiran müftüsü Musa Kazım ve Esat Paşa Toptani liderliği altında Avusturya ordusunu ve onun Durres’te yerleşik Hamid Karzai modelindeki kralını yendiler. Kadare’nin filmi bu hatıraya saldırıyor ve Avrupalı yönetimin zorlamalarını anlamayan, kabul edemeyen Müslüman savaşçılara vatan haini ve psikopat muamelesi yapıyor.

2,5 milyon Euro tutarındaki bu film projesi Osmanlıları, Arnavutları köle yapan, dini fanatizm yaratan ve onları medeni dünyadan koparan, medeniyet düşmanı, Taliban tarzı insanlar olarak göstermek suretiyle Osmanlı İmparatorluğunun Arnavutluk’taki tarihine hakaret ediyor.

Filmin kurgusu Kadare’nin de oralı olduğu Arnavutluk’un güneyinde bir grup Arnavut savaşçının Arnavutluk’u kurmak için kuzey ve orta Arnavutluk’taki Osmanlı yanlısı Müslümanlara karşı mücadele etmeleri iddiasıyla başlıyor.

Fransız vatandaşı olan Kadare Arnavutluk’un bu dönemdeki Fransızlar gibi Avrupalı işgalcilerini pozitif terimlerle anlatıyor. Avrupalılar, Fransızlar, Hollandalılar ve Avusturyalılar kral empoze ederek geri kalmış İslami Arnavutluk’un medenileştiricileri olarak gösteriliyor. Kadare’nin filmi Arnavutların ve özellikle orta ve kuzey Arnavutluk’ta yaşayan Gegaların İslami mizacına saldırıyor. O, onları vahşi hayvanlar gibi resmediyor. Onların tasviri İbni Fadlan’ın “Onüçüncü Savaşçı” filmindeki İskilitlerin tasvirleriyle büyük benzerlik gösteriyor.

Kadare kuzeylileri korkunç Osmanlı isimlerine sahip, Arnavutluk fikrinden nefret eden kişiler olarak gösterirken güneyli Arnavutları Avrupalılar gibi niteliklere ve isimlere sahip olmaları ve dindar olmamaları sebebiyle medenileştiriciler olarak resmediyor. Filmde Arnavutluk Müslümanları orta Arnavutluk’a yerleştiriliyorlar ve batıl inançlarla dolu, Sultan’a tapan kişiler ve Osmanlılar olarak gösteriliyorlar. Onlar, “Allahu Ekber” diye bağıran ve sürekli Türkiye’nin ve Sultan’ın çok yaşaması için dua eden kaçık hocalar ve dervişler tarafından yönlendiriliyor. Onların en büyük lideri Kus Babai olarak çağırılan bir derviş. O, homoseksüel ilişkilerde bulunurken Kur’an üzerinde namaz kılan biri olarak gösteriliyor.

İsmail Kadare’nin “Aksi Yıl” romanının orijinal versiyonu 2003 yılında basıldı. Yazar sadece Müslümanları değil Yahudileri de aşağılıyor. O, onları fahişeler, uyuşturucu tacirleri ve şeytanlık yapan kişiler olarak gösteriyor. Kadare’nin ırkçılığı Çingenelere de yöneliyor ve onları hırsızlar ve Arnavutluk’un ne demek olduğunu anlamayan insanlar olarak gösteriyor. Öyle ki, filmde Kadare’nin Yahudi karşıtı saldırıları onun Çingene karşıtı aşağılamalarıyla uzaklaştırılıyor.

“Kuyrukluyıldız Zamanı” filmi, İsmail Kadare ilk versiyonunu 1985’de yazdı, bir çok Arnavut tarafından Arnavutluk’un komünist döneminin tarih manipülasyonu olarak görülüyor. Komünistlerden sonra, ki 1944 yılından 1991 yılına kadar ağırlıklı olarak güneyliler ve Ortodoks Hıristiyanlar yönetti, bir çok Müslüman Arnavut “Kuyrukluyıldız Zamanı” filmini komünistlerin komünist karşıtı Arnavutlara ve onların en büyük dini İslam’a karşı olan apartheid rejiminin devamı olarak görür.


İngilizce’den tercüme eden Gürkan Biçen

17 Ekim 2007 Çarşamba

* Niçin Nasrallah bir diğer bin Ladin değildir (2)

Niçin Nasrallah bir diğer bin Ladin değildir (2)



Abdel Halim Ghazaly
ghazaly@gmail.com

17 Ağustos 2006





Hasan Nasrallah ile Usame bin Ladin arasındaki bu mukayese bizi bir başka mukayeseye, onların organizasyonları arasındakine götürür ve biz, Hizbullah ile el – Kaide’nin çok farklı olduklarını görürüz. ……………

Hizbullah; hastaneler, haber servisleri, eğitim binaları/vasıtaları çalıştırmakla kapsamlı bir sosyal gelişim programına sahiptir. Yeniden İnşa Kampanyası (Cihad al- Bina )




Yazar Al Ahram Gazetesi’nin Türkiye temsilcisi olup Gürkan Biçen’in İngilizce’den tercüme ettiği yazı The New Anatolian isimli siteden alınmıştır.


www.thenewanatolian.com/opinion-12951.html

* Niçin Nasrallah bir diğer bin Ladin değildir (1)


Niçin Nasrallah bir diğer bin Ladin değildir (1)



Abdel Halim Ghazaly
ghazaly@gmail.com

10 Ağustos 2006


İsrail ile Lübnan Hizbullahı arasındaki savaşın başlangıcından sonra bazı Batılı yorumcular ve yazarlar Hizbullah ile El Kaide arasında bir mukayese yaptılar. Diyorlardı ki, Hizbullah’ın lideri Hasan Nasrallah bir diğer Üsame bin Ladin’dir. Bundan başka, bazı İsrail yetkilileri ve medyası iki tarafın da aynı olduğunu söylediler ve Hizbullah, El Kaide ile bağlara sahip olmakla ve yine onun üyelerini Lübnan’a getirme planı hakkında konuşmakla bile suçlandı. Gerçekler ne olursa olsun, beklenen bir propagandanın parçası olarak bunlar, düşmanının Batı’nın gözündeki imajını yok etmek ve Lübnan’daki merhametsiz savaşına sempati kazanmak isteyen İsrail tarafı için anlaşılabilirdir.

Şaşırtıcıdır ki, Batılı yorumcular ve yazarlar Hizbullah ile El Kaide’ye derinlemesine bakmayı denemeksizin bu mukayeseyi yaptılar. Maalesef bu, İslam Dünyasının yanlış anlayan bir kısmı ile Batı’daki ortak görüntüdür. Bunu politikacılar ve askeri komutanlar arasında dahi görmekteyiz, özellikle Amerika’da.

Ekim 2003’de Kuzey Irak’ta bulunduğum sırada bir Kürt yetkili bana, Sünni ve Şii mezhepleri bile ayırt edemeyen yüksek rütbeli bir Amerikan komutanın bilgisizliği sebebiyle şok edildiğini anlatmıştı. Bu yetkiliye göre bu gibi bilgisizliklerin ana sebeplerinden biri Saddam rejimi sonrası Irak’da hüküm süren anarşiydi. Biz niçin Nasrallah bir diğer bin Ladin değildir sorusunu yöneltiğimizde öncelikle söylemek zorundayız ki Sünnileri ve Şiilerin dini ve politik düşüncelerinde birçok farklılıklar vardır. Bu köşe yazısında bu farklılıklar hakkında konuşmak çok zordur ama söylemek zorundayız ki Hizbullah’ın ideolojisi İslam’ın Şii geleneğinden, özellikle Ayetullah Humeyni ve İran’daki diğer alimler tarafından ileri sürülen Velayet-i Fakih anlayışından kaynaklanıyordu. İran İcra Heyeti sekreteri ve eski Devrim Muhafızları kumandanı Mohsen Rezai Ağustos başlarındaki demecinde, ‘İran Hizbullah için bir model ve örnektir. İranın inancı, taktikleri ve tecrübeleri Lübnan’da pratiğe konuluyor. Hizbullah taktik ve moral destek için İran’a bakar. Ve biz onur duyarız ki tecrübelerimiz diğer Müslüman ülkelere hizmet ediyor’ demişti. Nasrallah İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’e onun dini lideri olarak bakar ve dini bağlamda ona uyar, politik kariyere sahip olmayan Sünni din adamları gibi.

Nasrallah’ın kendisi bir din adamıdır. O hayatının bir dönemini Irak’ın dini merkezlerindeki eğitimi ile geçirmiştir. 1970’lerin ortalarında o, Irak’ın Necef şehrindek Şii havzaya Kurani ilimleri öğrenmek için hareket etti. Onun eğitiminin ilk kısmı 1987’de, Iraklı yetkililerin zorlamasıyla ayrılmasından önce, tamamlanıyordu. Hizbullah’a bağlılığı devam etmesine rağmen 1989’da Nasrallah bir fakih olma çabalarını öğreniminin ilerlemesine katkıda bulunacak olan İran’ın kutsal Kum kentine geçerek sürdürdü. Bin Laden İslami eğitim almadı ve onun düşünceleri Kuran’dan ve tefsirlerin katı versiyonlarından kaynaklanıyordu. O çoğunlukla aşırı uçta birisi olarak görülür, özellikle Müslüman olmayanlara ve kişisel özgürlüklere karşı. Bin Ladin’in mantığındaki anahtar unsur herşeydeki farklılıkları reddediştir ki bu onun duruşunun ve eğilimlerindeki uzlaşmayan ve esnek olmayan halin sebebidir.

Nasrallah’ın mantalitesini değerlendirdiğimizde görürüz ki, o farklı düşüncelere açıktır ve bin Ladin gibi kapalı düşünceli (fikri sabit) değildir. Nasrallah daha evvelki bir röportajında bir çok kitap, özellikle, Ariel Sharon’un otobiyografisi ‘Memoirs of Sharon’ ve Benjamin Netanyahu’nun ‘A place under the Sun’ dahil olmak üzere, politik aktörlerin hatıralarını okuduğunu ve düşmanları hakkında bilgi sahibi olduğunu söylemişti.

Onun farklı tarzının bir diğer örneği, Hizbullah savaşçıları Güney Lübnan’daki güvenlik kuşağı olarak anılan bölgeye Mayıs 2000’de İsrail aniden geri çekildiğinde girdikleri zaman onları, işgalci İsraille işbirliği yapmış, bir çoğu Hıristiyan olan kişilere yönelik gerçek bir öfkenin olmasına rağmen hiçbir Lübnanlı kadın veya erkeğe zarar verilmemesi için güçlü bir şekilde ikaz etmesiydi. Haziran 2000’de Güney Lübnan’da idim ve bazı Hizbullah savaşçıları bana, İsrail askerlerinin arkadaşlarına işkence etmesine yardım eden bazı işbirlikçileri öldürmek istediklerini söylediler. Orada hain olduklarını düşündükleri Hıristiyan köyleri bile vardı. Nasrallah, yine de, bu köylere bir zulüm yaparlarsa adamlarını büyük cezalarla uyardı.

Ben hatırlıyorum ki Nasrallah bu sebeple Lübnan’ın tüm politik güçlerinden büyük takdir aldı. Bundan başka İsrail’in geri çekilmesinden sonra onun grubu diğer rakip gruplara karşı onları asla silah kullanmakla tehdit etmedi. Biz Hizbullah’ın Lübnanı bir sivil savaşa bulaştırmama düşüncesini anladığımızda onun vatandaşlar arasında sahip olduğu müspet imajın nedenini anlayabiliriz. Beyrut Araştırma ve Enformasyon Merkezi tarafından 26 Temmuzda, Lübnan ile İsrail arasında savaşın başlamasından sonra açıklanan bir kamuoyu yoklamasına göre Lübnan halkının %87’si Hizbullah’ın İsrail’e karşı savaşını desteklediğini ifade etti, bu Şubat ayındaki ankette göre %29 oranında bir yükseliştir.

Daha dikkat çekicisi, bununla birlikte, Hizbullah’ın direnişine Şii olmayan toplumlardan gelen desteğin seviyesidir. Sünnilerin %89’unun, Dürzilerin %80’inin yanında Hıristiyanların da %80’i Hizbullah’ı desteklediğini açıkladı. Temmuz 2005’de açıklanan bir başka ankete göre Hıristiyanların %74/ü Hizbullah’ı bir direniş örgütü olarak görüyordu.



Yazar Al Ahram Gazetesi’nin Türkiye temsilcisi olup Gürkan Biçen’in İngilizce’den tercüme ettiği yazı The New Anatolian isimli siteden alınmıştır.


www.thenewanatolian.com/opinion-12546.html